TAHMİS
Neşatî’nin gazeline tahmis
Ye’se garketti felek külbe-i ahzânı bile
Ateşim geçti cehennemdeki nîrânı bile
Cüşedüp söndüremez gözyaşı tûfânı bile
Gittin ama kodun hasret ila cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile
Düşde gördüm gece endâmını pîrâhensiz
Nârdan rûh-ı mussaffâ idi gûyâ tensiz
Gam değil kalsa da iklîm-i çemen gülşensiz
Devr-i meclis bana girdâb-ı belâdır sensiz
Meyi zehrâb-ı sitem sâgar-ı gerdânı bile
Sanırım çarh siyâh atlasa yer yer bürünür
Âh edüp bâd-ı seher yollara düşmüş sürünür
Ne mükedder çıkılır seyre ne mahzun yürünür
Bâğa sensiz varamam çeşmime âteş görünür
Gül-i handân-ı değil sevr-i haramânı bile
Mühr ü mâhımdı bu alemde huzûrun dahi dün
Gittin eyvâh cihan zulmete garkoldu bugün
Küskünüm tâli-’i nâsâze gönülden küskün
Sineden derd ile bir âh edeyim kim dönsün
Aksine çarh-ı felek mihr-i dırahşânı bile
Şeb-i yeldâda görünsün mü vücûdun bana tayf
Geçse eyyâm-ı şitâ gelse bahâr olsa da sayf
Güle bakmak ele câm almak için kalmadı keyf
Hâr-ı fırkatle Neşâtî-i hazînin vâhayf
Dâmen-î ülfeti çâkoldu girî bânı bile
(İtalik bölümler Neşâtî’nin gazeline ait beyitlerdir)
VUSLAT
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı
Görmezler ufuklarda şafak söktüğü anı
Gördükleri rüya, ezeli bahçedir aşka
Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgarı başka
Bülbülden o eğlencede feryad işitilmez
Gül solmayı, mehtap azalıp bitmeyi bilmez
Gök kubbesi her lahza bütün gözlere mavi
Zenginler o cennette fakirlerle müsavi
Sevdaları hülyalı havuzlarda serinler
Sonsuz gibi bir fıskiye ahengini dinler
Bir ruh o derin bahçede bir defa yaşarsa
Boynunda onun kolları, koynunda o varsa
Dalmışsa, onun saçlarının rayihasiyle
Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle
Yıldızları boydan boya doğmuş gibi, varlık
Bir mucize halinde,o gözlerdedir artık
Kanmaz en uzun buseye, öptükçe susuzdur
Zira susatan zevk o dudaklardaki tuzdur
İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan
Bir sır gibidir az çok ilah olduğumuzdan
Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler
Bir gün, nereden, hangi tesadüfle gelirler
Aşk onları sevk ettiği günlerde, kaderden
Rüzgar gibi bir şevk alır oldukları yerden
Geldikleri yol… Ömrün ışıktan yoludur o
Alemde bir akşam ne semavi koşudur o
Dört atlı o gerdune gelirken dolu dizgin
Sevmiş iki ruh, ufku görürler daha engin
Simaları gittikçe parıldar bu zaferle
Gök her tarafından donanır meşalelerle
Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar
Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar
Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda
- Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da -
Bir an uyanırlarsa leziz uykularından
Baştan başa, her yer kesilir kapkara zindan
Bir faciadır böyle bir alemde uyanmak
Günden güne hicranla bunalmış gibi yanmak
Ey talih! Ölümden de beterdir bu karanlık
Ey aşk! O gönüller sana mal oldular artık
Ey vuslat! O aşıkları efsununa ram et
Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et
SİSTE SÖYLENİŞ
Birden kapandı birbiri ardınca perdeler
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler
Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Firuze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden
Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri
Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri
Bir devri lanetiyle boğan şairin Sis’i
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi
Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha
- Örtün! Müebbeden uyu! Ey sehr! – O beddua
Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın
Hâlâ dağılmayan bu sisin arkasındasın
Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl
Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl
Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın
EYLÜL SONU
Günler kısaldı. Kanlıca’nin ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları
Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa
Yazlar yavaşca bitmese, günler kısalmasa
İçtik bu nadir içkiyi yıllarca kanmadık
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor
Lakin vatandan ayrılışın ıstırabı zor
Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile
Bitmez bir özleyiştir, ölümden biter bile
AŞK HİKAYESİ
Ah o akşam o tirenden gülüşün!
O gülüş kalbime aksettiği an
Duymadım ilk ateşin düştüğünü;
Şavka benzer bir ışık zannettim.
Macera başlamak üzereymiş o gün.
Sürecekmiş bu ateş yıllarca.
Bir taraftan Yakacık, mor dağlar…
Bir taraftan da deniz, şuh adalar…
O gün ömrümde, kader
Geçecek aşkı resimleştirmiş
Bu güzel çerçevede.
Yine dün geçtim o yoldan;
Aynı raylarda tirenler geçiyor…
Karşı dağlar, hep o dağlar…
Kıyı hep aynı kıyı
Ve deniz aynı deniz;
O gülüşten bir eser yok yalnız;
O güzel çerçeve bomboş!
Belki kalbim daha boş!
ENDÜLÜS’TE RAKS
Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı
Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı
Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir
İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir
Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri
İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri
Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır
İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır
Alnında halka halkadır aşüfte kakülü
Göğsünde yosma Gırnata’nın en güzel gülü
Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir
İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir
Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi
Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi
Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli
Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli
Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle
Her kalbi dolduran zile, her sineden: “Ole”
MEHLİKA SULTAN
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç
Gece şehrin kapısından çıktı;
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç
Kara sevdalı birer âşıktı.
Bir hayâlet gibi dünya güzeli
Girdiğinden beri rüyalarına;
Hepsi meshûr, o muamma güzeli
Gittiler görmeye Kaf dağlarına.
Hepsi, sırtında aba, günlerce
Gittiler içleri hicranla dolu;
Her günün ufkunu sardıkça gece
Dediler: “Belki son akşamdır bu.”
Bu emel gurbetinin yoktur ucu;
Daima yollar uzar, kalb üzülür;
Ömrü oldukça yürür her yolcu
Varmadan menzile bir yerde ölür.
Mehlika’nın kara sevdalıları
Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya
Mehlika’nın kara sevdalıları
Baktılar korkulu gözlerle suya.
Gördüler: “Aynada bir gizli cihan…
Ufku çepçevre ölüm servileri…”
Sandılar doğdu içinden bir an
O, uzun gözlü, uzun saçlı peri.
Bu hazin yolcuların en küçüğü
Bir zaman baktı o viran kuyuya.
Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü
Parmağından sıyırıp attı suya.
Su çekilmiş gibi, rüya oldu!
Erdiler yolculuğun son demine;
Bir hayal âlemi peyda oldu
Göçtüler hep o hayal âlemine.
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Seneler geçti, henüz gelmediler;
Mehlika Sultan’a aşık yedi genç
Oradan gelmeyecekmiş dediler!..
AKINCI
Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı, o gün dev gibi bir orduyu yendik
Ak tulgalı beylerbeyi haykırdı “ilerle”
Bir yaz günü geçtik Tuna’dan kafilelerle
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan
Şimşek gibi, Türk atlarının geçtiği yoldan
Bir gün dolu dizgin boşanan atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla
Cennette bugün gülleri açmış görürüz de
Hâlâ o kızıl hatıra titrer gözümüzde
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik
RİNDLERİN ÖLÜMÜ
Hâfız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış
Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şîrâz’ı hayal ettiren âhengiyle
Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter
MODA’DA MAYIS
Şafaktan önce uyandım bahar odamdaydı
Mayıs, çiçekleri etrafa öyle bir yaydı
Ki varlığım büyülenmişti en derin haz’la
Cihanda lezzet alınmaz bu duygudan fazla
Seven kadınla seven erkeğin visâli gibi
Bütün saâdet olan mevsimin bu hâli gibi
Sürekli sevgiyi duydukça anne topraktan
İçimde korku nedir kalmıyor yok olmaktan
Hayatı râyiha gibi sihriyle sindiren toprak
Bugün ne semtine baksam, çiçek, çimen, yaprak
İçinde rahata varmış yatan azîz ölüler
Demek ki böyle bahar örtüsüyle örtülüler