MİNDERİN ALTINDA

Temmuz 10, 2007 at 2:03 pm (şiirlerle menkıbeler)

Bir zamanlar birinin, bir zâta borcu vardı,
O devrin parasıyla, beş yüz akçe kadardı.

Bunu ödemek için, çok çalıştığı hâlde,
Bir türlü biriktirip, veremedi yine de.

Alacaklı o adam, zaman zaman gelerek,
İsterdi parasını, hem de sitem ederek.

“Biraz mühlet ver diye yalvardıysa da ona,
O mühlet vermeyince, çok üzüldü o buna.

Bir velînin kabrine, gitmeye karar verdi,
Onu vâsıta edip, şöyle duâ eyledi:

“Mâlumdur elbet sana, yâ Rabbî, benim hâlim,
Bu velî, hürmetine, yardımcım ol sen benim.

Ödeyebilmem için, beş yüz akçeyi buna,
Bu borcum miktarınca, parayı gönder bana.”

O velî hürmetine, duâ edip dönerken,
Şâbân-ı Velî geldi, aklına onun birden.

Huzûruna vardı ki, kimse yoktu evinde,
Diz çökmüş otururdu, ibâdet mahallinde.

O içeri girince, gösterip minderini,
Buyurdu: “Gel al bunun, altındakilerini.”

Hâlbuki henüz ona, bir şey söylememişti,
Ondan başka kimse de, yanına gitmemişti.

Çekinerek oradan, bir miktar para aldı,
Ve lâkin utancından, hepsini alamadı.

Allah’ın velî kulu, buyurdu ki o zaman:
“Rabbimin ihsânıdır, al hepsini oradan.”

“Peki” deyip o dahi, alıverdi hepsini,
Şâbân-ı Velî ise, kaldırdı ellerini,

Acıyıp onun için, duâ etti Allah’a:

“Yâ Rabbi, bu kulunu, darda koyma bir daha.”

Bu kişi hem parayı, hem duâyı aldı ve,
Sevinç ve huzûr ile, döndü ve geldi eve.

Oradan getirdiği, paraları çıkardı,
Saydığında gördü ki, tam da borcu kadardı.

Gitti hemen koşarak, o alacaklısına,
Borcunu ödeyerek şükretti Mevlâsına.

Yâ Rabbî, kul borcundan bizi de eyle halâs,
İhsân et kalbimize, kavî îmân ve ihlâs.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

TERZİ BABA

Temmuz 1, 2007 at 6:25 pm (şiirlerle menkıbeler)

Erzincan’da yetişen, bir büyük evliyâdır,
Ledünnî ilimlerde, o, geniş bir deryâdır.

Anne ve babasının, isteği üzerine,
Küçükten başlamıştı, terzilik mesleğine.

Dünyâya zerre kadar, hiç etmezdi muhabbet,
Âhiret ahvâline, ediyordu hep rağbet.

Her iğne batırışta, zikrederdi Rabbini,
Zîrâ Allah sevgisi, doldurmuştu kalbini.

İğneyi çekerken de, Allah derdi o yine,
Zîrâ O’ndan gayrisi, hiç gelmezdi kalbine.

Halîm ve selîm olup, mütevâzi idi pek,
Hâlini, insanlardan, gizler idi Mübârek.

Fakîrleri çok sever, bunu belli ederdi,
Onlar ile oturmak, çok hoşuna giderdi.

Bir fakîr seyyah geldi, Erzincan’a bir zaman,
Üstündeki paltosu, görünmezdi yamadan.

Kirli ve yırtık idi, sökülmüştü her yeri,
Onu diktirmek için, gezdi hep terzileri.

Ve lâkin hiç birisi, dikmedi paltosunu,
Hattâ eline bile, almadı kimse onu.

O zavallı fakîre, hiç kıymet vermiyerek,
Savdılar başlarından, istihzâ eyleyerek.

Dediler ki: “Şurada, git bul Terzi Baba’yı,
O diker üstündeki, bu pejmürde abayı,

Böyle âdi işleri, vaktimiz yok yapmaya,
Götür bunu, o yapsın, gelme artık buraya.”

Zavallı fakîr yolcu, buldu Terzi Baba’yı,
Dedi: “Diker misiniz, üstümdeki abayı?”

Buyurdu ki: “Tabiî, bırak onu sen bana,
İnşallah hemen başlar, bitiririm yarına.”

Aldı onu, yıkadı, temizledi ilk önce,
Söküklerini dikip, tâmir etti güzelce.

Ertesi gün o fakîr, geldiğinde dükkâna,
“Paltonuz hazır” deyip, kalktı ve verdi ona.

Lâkin öyle bir hâle, getirmişti ki onu,
Fakîr tanıyamadı, kendinin paltosunu.

Zîrâ baktı, yıkanmış, temizlenmiş, dikilmiş,
Yepyeni gördü onu, sanki hiç giyilmemiş.

Çok sevinip şükretti, Allahü teâlâya,
“Borcum ne kadar?” diye, sordu Terzi Baba’ya.

Buyurdu ki: “Borcun yok, âfiyetle giy onu,
Zîrâ ben, Allah için, diktim senin paltonu.”

Fakîr açtı elini, dedi ki: “Yâ İlâhî!
Evliyâ kullarından, eyle sen, bunu dahî.”

O günlerde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî de,
Talebesinden olan, Abdullah-ı Mekkî’ye,

Bir icâzet vererek, demişti ki kendine:
“Sen de bu emâneti, verirsin bir ehline.”

Gönderdi sonra onu, hemen Anadolu’ya,
Ki aldığı feyzleri, saçıversin oraya.

Buyurdu: “Oralarda, bulunca bir ehlini,
O nasipli kimseye, ver bu emânetini.”

“Peki efendim!” deyip, bir grup insanlarla
Anadolu’ya doğru, Bağdat’tan çıktı yola.

Mesâfeler katedip, Erzurum’a geldiler,
Oradan da Erzincan, şehrine yöneldiler.

Erzincan sınırına, yaklaşınca mübârek,
Bir an yoldaşlarına, yüzünü döndürerek,

Dedi ki: “Hocamızdan, aldığım emâneti,
Vereceğim o şahsın, yakındır vilâyeti.

Zîrâ bana bir koku, geliyor ki bu yerde,
O zât, bu yakınlarda, bir yerdedir belki de.”

Erzincan sınırına, doğru ilerledikçe,
O kokunun şiddeti, artıyordu gittikçe.

Ne zaman ki az sonra, Erzincan’a geldiler,
Gökyüzünden o yere, nûr yağıyor gördüler.

Hem Abdullah-ı Mekki, hem dahî diğerleri,
Gördüler gökten inen, o nûr-u illâhîyi.

“Aradığım şehir, burasıdır” diyerek,
Kenar bir mahâllede, ikâmet eylediler.

Onlar teşrîf edince, bu beldeye nihâyet,
İnsanlar akın akın, eylediler ziyâret.

Her gelen hayran kaldı, onun sohbetlerine,
Ziyâretçi sayısı, çoğaldı günden güne.

Lâkin o, gelenlere, tek tek dikkat ederek,
Birini arıyordu, emâneti verecek.

Nihâyet Terzi Baba, teşrîf etti oraya.
O içeri girince, hemen kalktı ayağa.

Çağırıp, tam yanında, oturttu kendisini.
Şaşırttı bu iltifat, cemâatin hepsini.

Ona olan ilgiden, hayrete düştüler hep,
Dediler: “Bir terziye, bu iltifat ne acep?”

Lâkin o, görüyordu, onun temiz kalbini,
Zîrâ erbâbı anlar, mücevherin kadrini.

Sonra Terzi Baba’ya, buyurdu ki: “Kardeşim!
Bende bir emânet var, hocamdan almış idim.

Seni lâyık görürüm, emâneti vermeye,
Sen buna müstehaksın, vermem onu gayriye,

Bu, sana çok menfaat, çok nîmet sağlayacak,
İnsanlar akın akın, sana doğru koşacak.

Bunun için sâdece, sen Allah diyeceksin,
Onun karşılığında, çok şeye ereceksin.”

Dedi ki: “Ey efendim, nedir aslı bu işin?
Ben aslâ Allah demem, dünyalık bir şey için.”

Buyurdu ki: “Kardeşim, bu sözün ne güzeldir,
Benim dahî murâdım, bunu temin etmektir.

Benim bu teklîfime, evet dersen sen hemen,
Dünyâ muhabbetinden, kurtulursun tamâmen.

Bu, öyle bir nîmet ki, benzeri yoktur daha,
Dünyâdan uzaklaşıp, yaklaşırsın Allah’a.

Sen bu güzel sözünle, isbat ettin kendini.
Mübârek olsun sana, uzat şimdi elini.”

Sonra bir himmet ile, baktı Terzi Baba’ya,
Yükseltti tasavvufta, çok yüksek bir noktaya.

Değişti, olgunlaştı, o anda birden bire,
Kavuştu çok kıymetli, mânevî nîmetlere.

Abdullah-ı Mekkî’nin, bir himmetli nazarı,
Bir anda yükseklere, çekti o bahtiyârı.

Birkaç gün daha kalıp, yanında, en nihâyet,
Verdi Terzi Baba’ya, o gün mutlak icâzet.

O günden îtibâren, girdi başka bir hâle,
Zîrâ o, tasavvufta, ermişti tam kemâle.

Mânevî ilimlerin, deryâsına dalmıştı,
Artık o, büyük âlim, yüksek velî olmuştu.

Her konuştuğu hikmet, ibretti her bakışı,
Değişmişti bir anda, onun hayat akışı.

İnsanlar da bu hâli, başladı fark etmeye,
Gelmeye başladılar, ondan istifadeye.

Sohbetini dinleyen, kendinden geçiyordu,
Bu dünyâdan soğuyup, Hakk’a yaklaşıyordu.

Gelen hayran olurdu, onun yüksek hâline,
Zîrâ nûr saçıyordu, o herkesin kalbine.

Ziyâretçi sayısı, gün be gün artıyordu,
Bâzıları bu işe, mânâ veremiyordu,

Hakkında dedi-kodu, başladı en nihâyet,
Zîrâ kötü insanlar, eksik değildi elbet.

Derlerdi: “Bildiğimiz, şu câhil Terzi Baba,
Halk niçin akın akın, ona gider acabâ?”

Önce, yalnız câhiller, söylerdi böyle, ancak,
Sonra okumuşlar da, etti buna iştirak.

Bâzı ilim ehli de, katılınca onlara,
Erzincan’ın müftisi, şöyle dedi o ara:

“İmtihana çekelim, çağırarak kendini,
Cevap veremeyince, o da bilsin haddini.

Deriz ki: “Terzi Baba, habersizdir ilimden,
Gitmesin kimse ona, bu günden îtibâren”

Dâvetiye gönderdi, sonra Terzi Baba’ya;
“Filan gün, filan sâat, lütfen gelin buraya!”

O imtihan günü de, gelmiş idi nihâyet,
Terzi Baba dâvete, etti o gün icâbet.

Gördü ki Erzincan’da, ne kadar hoca, hâfız,
Kim varsa din adamı, müezzin, imâm, vâiz.

Toplanmışlar bir yere, bu zevâtın cümlesi,
Teşekkül ettirmişler, bir imtihan meclisi.

İçeri girer girmez, sual etti müftîye:
“Beni, ne maksat ile, dâvet ettiniz?” diye.

Dedi: “Seni buraya, çağırdık imtihana,
Bâzı dînî suâller, soracağız biz sana.”

Sordu Terzi Baba’ya, fıkıhtan birkaç suâl,
Lâkin o, doyurucu, cevaplar verdi derhâl.

Gâyeleri zor sorup, susturmaktı kendini.
O ise cevap verip, mahcup etti hepsini.

Son olarak sordu ki: “Peki ey Terzi Baba!
Sıfât-ı sübûtiyye, kaç tanedir acaba?”

Buyurdu ki: “Sekizdir, sıfât-ı sübûtiyye,
Ve lâkin size göre, sanki inmiş yediye.

Hayat, ilim, irâdet, kelâm, tekvîn, sem’, basar
Sıfat-ı sübûtiyye, size göre bu kadar.”

Şaşırdı müfti birden, dedi: “Ey Terzi Baba!
Ne demek istiyorsun, bu sözünle acaba?”

Buyurdu ki: “Ey müftî, sözüm açıktır gâyet,
Sıfât-ı sübûtiyye, sekizdir hepsi elbet,

Lâkin bu, Erzincan’da, sanki inmiş yediye
Yok mudur size göre, kudret-i ilâhiyye?

Mâlesef Erzincan’da, yaşayan bu ahâli,
İnkâr mı ederler ki, kudret-i ilâhîyi.

Allah’ın kudretine, inansalardı eğer,
Bu dedi-kodulara, vermezlerdi bir değer.

Derlerdi ki, “Bu terzi, ümmîdir gerçi, fakat,
Onu âlim yapmaya, kâdirdir cenâb-ı Hak.

Zîrâ her an, her şeye, kâdirdir Hak teâlâ,
Bir ümmîyi, bir anda, yapabilir evliyâ.”

Böyle bilseler idi, Allahü teâlâyı,
İmtihan etmezlerdi, şimdi Terzi Baba’yı.”

Mahcup oldu bu sefer, müftî ile o hey’et,
Dediler ki: “Siz büyük, bir velîsiniz elbet.”

Ellerine kapanıp, özürler dilediler,
“Bilmeden sizi üzdük, bizi affet” dediler.

O, Erzincan halkını, yıllarca etti tenvîr,
Kararmış gönüllere, verdi çok feyiz ve nûr

Bin sekiz yüz kırk yedi, yılında bu velî zât,
Yine bu memlekette, eyledi Hakk’a vuslat.

Hayattayken feyz ve nûr, saçıyorken kalbinden,
Şimdi aynı feyzleri, saçmaktadır kabrinden.

Erzincan halkı onun, kıymetini bilirler,
Onu her vesîleyle, ziyârete giderler.

Zîrâ o, o beldenin, feyz ve bereketidir,
Onun vesîlesiyle, çok murâda erilir.

Erzincan, onun ile, olmaktadır Erzincan,
Zîrâ onunla gelir, bu beldeye rûh ve can.

Yâ Rab, Terzi Baba’nın, hatır ve hürmetine,
Rahmet eyle bizlere ve hemşehrilerine.

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

SEYYİDLERİ ÜZMEK

Haziran 22, 2007 at 2:40 pm (şiirlerle menkıbeler)

Bir zamanlar Irak’ta, Berzencî ve Hayderî,
Nâmında iki büyük, kabîle var idi ki,

Bunların arasına, girerek bir husûmet,
İlerleyip savaşa, döndü bu en nihâyet.

Ne kadar sözü geçen, îtibârlı adamlar,
Araya girdiyse de, mâni olamadılar.

Çâresizlik içinde, dedi ki bir çokları;
“Nehri’de Seyyid Tâhâ, barıştırır bunları.”

Bir heyet tertîb edip, yollandılar Nehri’ye,
Ve bunu arz ettiler, Tâhâ-i Hakkârî’ye.

Dediler: “İşte böyle, çok müşkîldir vaziyyet,
Bunu hâlletmek için, buyursanız bir himmet.

Şu an iki kabîle, savaşmak üzeredir,
Kalmadı başka çâre, bütün ümit sizdedir.”

Hem dînî, hem insânî, vazîfe olduğundan,
Kabûl edip, onlarla, Irak’a oldu revan.

Hâdise mahalline, gelirken yavaş yavaş,
Başlamak üzereydi, neredeyse bir savaş.

Lâkin teşrîf edince, oraya bu velî zât,
Ânında sona erdi, bu büyük fitne fesat.

Zîrâ iki taraf da, görüp Seyyid Tâhâ’yı,
Ânında bıraktılar, bu döğüş ve kavgayı.

Ve çok büyük hürmetle, onu karşıladılar,
Sonra birbirleriyle, barışıp anlaştılar.

Bu mahalden Nehri’ye, dönerken bu büyük zât,
Bir çeşmenin başında, eyledi istirahat.

Yanlarında bin kişi, vardı ki o zamanlar,
Buyurdu herbirine bir teveccüh ve nazar.

Bu, öyle bir teveccüh ve öyle nazardı ki,
Çok az vâki olmuştu, târihte bunun gibi.

Zîrâ o teveccühte, vardı ki bir bereket,
Beşyüz kişi bir anda, oldu ehl-i kerâmet.

Bir gün de seyyidlerden, iki kişi, bir ara,
Bir hayli hediyeler, yükleyip katırlara,

Hediye etmek için, Tâhâ-i Hakkârî’ye,
Irak’tan yola çıkıp, gelirlerdi Nehri’ye.

Lâkin Mûsâ Bey diye, bir münâfık, onları,
Durdurup, yükleriyle, gasbetti katırları.

O iki seyyid ise, üzülüp bu vak’aya,
Gelip haber verdiler, bunu Seyyid Tâhâ’ya.

O da bu münâfığa, gönderdi ki bir haber:
“Peygamber evlâdıdır, üzdüğün bu kimseler

Bunun için onlara, gösterip saygı hürmet,
Derhâl katırlarını, onlara iâde et.

Yükler bana âitti, olsunlar onlar senin,
Ve lâkin kalplerini, kırma bu seyyidlerin.”

Mûsâ Bey, bu haberi, aldı ise de, fakat,
Onun bu ricâsına, etmedi hiç iltifat.

Onun bu tutumunu, öğrenip Seyyid Tâhâ,
Ona, başka biriyle, saldı bir haber daha.

Yine dinlemeyince, çok üzüldü bu hâle,
Artık Hak teâlâya, etti onu havâle.

Günlerden Cumâ idi, evinde o münâfık,
Gece yatmak üzere, yapıyorken hazırlık.

Midesine şiddetli, bir ağrı saplanarak,
Ölüp gitti o gece, durmadan bağırarak.

Kapkara, kömür gibi, olmuştu cenâzesi,
Seyyidleri üzmenin, bu oldu netîcesi.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

BİR BARDAK SU

Haziran 8, 2007 at 11:28 pm (şiirlerle menkıbeler)

Sultan, Ebü’l-Vefâ’dan, etti ki bir gün niyâz:
“Efendim benim için, nasîhat edin biraz.”

Buyurdu ki: “Ey sultan, sen bu halka “Çoban”sın,
Onun için teb’ana, zulmetme aman sakın!

İnsâf ve adâletle, hükmedersen sen eğer,
Allah saltanatını, uzun ömürlü eder.

Ve eğer milletine, yaparsan ezâ cefâ,
Hak teâlâ bu mülkü, senden alır bu defâ.

Ey emîrel müminîn, düşün ve aç gözünü,
Beyhûde şeyler ile, geçirme şu ömrünü.

Hiç şüphen olmasın ki, bir gün sen de ölürsün,
Yaptığın her amele, bir karşılık görürsün!

Öyleyse öyle amel, icrâ et ki bu günde,
Göresin faydasını, yârın mahşer gününde.

Bu gün her ne yaparsan, yârın çıkar karşına,
Allah’a gizli yoktur, O, her şeye âşinâ.

Sonra hiç unutma ki, bir damla sudur aslın,
Sonra ölüp bir avuç, toz toprak olacaksın!

İstifâde ettiğin, şu güzelim âzâlar,
Allahü teâlânın, sana ihsânıdırlar.

Akıl, şuur ve idrâk, el ayak, göz ve kulak,
Hepsini senin için, bahşetti cenâb-ı Hak.

Hepsi âhenk içinde, çalışır muntazaman,
Bu nîmetin şükrünü, yapabilir mi insan?

Hak teâlâ sana hem, ayrıca da bir nîmet,
Verdi ki, senin emrin, altındadır şu millet.

Lâkin bu insanların, hesâbı âhirette,
Tek be tek hepsi senden, sorulacak elbette.

Başladı ağlamaya, sultan duygulanarak,
İçi yanıp birinden, su istedi bir bardak.

Getirilen o suyu, tam içerken bu defâ,
“Dur, hemen içme” dedi, sultana Ebü’l-Vefâ.

Buyurdu: “Bir sahrâda, farz et bulunuyorsun,
İçmeğe bir damla su, bile bulamıyorsun.

Susuzluğun o kadar, çoğalsa ki, sonra da,
Ölecek gibi olsan, nihâyet o sahrâda.

Son anda biri gelse ve elinde şu bardak,
Geçip senin karşına, o bardağı tutarak,

Dese ki: “Servetinin, yarısını verirsen,
Suyu sana veririm”, ne cevap verirsin sen?”

Dedi: “İstediğini, veririm hemen elbet,
Zîrâ ben ölüyorken, neye yarar o servet?”

Buyurdu ki: “Pekâlâ, verdin istediğini,
Suyu içip ölümden, halâs ettin kendini.

Ve lâkin bu sefer de, idrâr yapamıyorsun,
Öyle ki sancısından, bir an duramıyorsun.

O zaman da o kimse, dese ki sana yine,
“Kavuşturabilirim, seni ben sıhhatine.

Ve lâkin servetinin, öbür yarısını da,
Vermelisin” der ise, verir misin onu da?”

Sultan hiç tereddütsüz, dedi: “Elbet veririm,
Zîrâ ben kıvranırken, neye yarar servetim?”

Buyurdu ki: “Öyleyse, şu bir bardak su kadar,
Değeri bulunmayan, bir servet neye yarar?

Ârif olan, bu mala, verir mi değer kıymet?
Kalbinde hiç besler mi, ona sevgi, muhabbet?”

Sultan, Ebü’l-Vefâ’nın, öperek ellerini,
Dedi: “Çok haklısınız, affedin lütfen beni.”

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

BÜYÜKLERE DANIŞIN

Mayıs 20, 2007 at 11:08 am (şiirlerle menkıbeler)

Ubeydullah-ı Ahrâr, Hak âşığı bir velî,
Sohbeti, insanlara, olurdu fâideli.

Şefkat ve merhameti, pekçoktu yârânına,
Her kimin derdi olsa, koşup gelirdi ona.

Kim düşse sıkıntıya, dünyâ ve âhiretlik,
O işin hâlli için, ona gelirlerdi ilk.

Yanına giren herkes, kederli olsa da pek,
Çıkıyordu mutlaka, neş’eli ve gülerek.

Öyle emir almıştı, çünkü o, üstâdından,
Girenler, sevinç ile, çıkıyordu yanından.

Buyurdu: “İnsanların, rızkını cenâb-ı Hak,
Kullarının eliyle, verir âdet olarak.

Her kim bol bol verirse muhtâçlara malını,
Çoğaltır Rabbimiz de, ona ihsânlarını.

O kısarsa, Allah da, ona kısar şüphesiz,
Yâni ihsân edene, ihsân eder Rabbimiz.”

Bir gün de buyurdu ki: “Allah adamlarının,
Yalnız zâhirlerine, bakmayın aman, sakın!

Aldanır büyüklerin, dış hâline bakanlar,
İstifâde yerine, görürler büyük zarar.

Zîrâ cenâb-ı Allah, “İnsanlık sıfatları”,
Altında gizlemiştir, dünyâda bu zâtları.

Kureyş kâfirleri de, Allah’ın Resûlünün,
Zâhirine bakarak, aldanmışlardı o gün.

Derlerdi ki: “Bu nasıl peygamberdir, şaşılır,
Bizim gibi yer içer, sokaklarda dolaşır.”

Lâkin îmân edenler, O’na, peygamber diye,
Bakarak kavuştular, rızâ-i İlâhîye.”

Buyurdu ki: “Îmânın, sûret ve aslı vardır,
Bu bâbda, bir büyük zât, şöyle buyurmuşlardır:

“Senelerdir îmânı, anlattım zaman zaman,
Ve lâkin üçü beşi, geçmedi tam anlayan.”

Bu sözün hikmetini, hocamdan suâl ettim:
“İmânı tam anlamak, niçin zordur efendim?

Âmentü’nün îzâhı, var din kitaplarında,
Onu da her müslüman, ezber eder ânında.”

Buyurdu: “Âmentü’yü, bilip ezberlemekle,
Îmânın hakîkati, kolayca geçmez ele.

Asıl îmân şudur ki, Allah’tan korkusundan,
Bir küçük günah bile, geçirmez hâtırından.

Meselâ kul hakkını, düşündüğünde o zât,
Ayağını uzatıp, yatamaz rahat rahat.”

Bir gün de buyurdu ki: “Kardeşim aman sakın,
Büyüklere sormadan, bir işe kalkışmayın!

Yanılır ekseriyâ, çünkü sizin aklınız,
Sonu pişmanlık olur, sormadan yaparsanız.

Hâlbuki akl-ı selîm, sâhibidir büyükler,
Her kararda, doğruyu, isâbet ettirirler.

Kendi aklını atıp, kim uysa bu zâtlara,
Dünyâ ve âhirette, uğramaz bir zarara.

Her kim de beğenirse, yalnız kendi aklını,
Kabûllenmiş demektir, o kendi zararını.

Hâlbuki bir müslüman, bir iş yapmadan önce,
Bir Allah adamına, danışırsa güzelce,

Hayırsız olsa bile, netîcesi o işin,
Hayra tebdîl olunur, ona sorduğu için.”

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

OĞLUM HORASAN’A GİT!

Mayıs 15, 2007 at 5:58 pm (şiirlerle menkıbeler)

Bir talebesi vardı, Ubeydullah Ahrâr’ın,
Yıllarca sohbetinde, bulunmuştu bu zâtın.

Horasan’dan gelerek, girmişti hizmetine,
Kavuşmuştu böylece, yüksek himmetlerine.

Yanına çağırarak, bir gün bu talebeyi,
Sordu: “Düşünmez misin, memlekete gitmeği?”

Arz etti ki: “Efendim, bir mecbûriyet hâriç,
Yanınızdan ayrılıp, gitmeği istemem hiç.”

Buyurdu ki:”Evlâdım, Horasan’a git hemen,
Sıkıntı veriyorlar bana, baban ve annen.”

Peki efendim deyip, gitti o Horasan’a,
Söyledi bunu aynen, anne ve babasına.

Onlar bunu duyunca, ağladılar bir nice,
Zîrâ hatâlarını, anladılar iyice.

Dediler: “Biz beş vakit, namazı müteâkip,
Ubeydullah Ahrâr’a, biraz teveccüh edip,

Ve duâ ederdik ki, peşinden Rabbimize,
Artık izin versin de, göndersin seni bize.”

O dahî çok ağlayıp, gitmeğe aldı izin,
Kavuştu üstâdına, bir daha dönmeksizin.

Ubeydullah Ahrâr’ı, sevenlerden birinin,
Bir hizmetçi kölesi, var idi gâyet emîn.

Bir gün nasıl olduysa, kaybetti kölesini,
Aradı Semerkand’ın, her ücrâ köşesini.

Lâkin bulamayınca, oldu çok müteessir,
Bunun ızdırâbiyle, dünyâsı oldu zehir.

Çünkü her bir işini, yapardı o hizmetçi,
Bunun üzüntüsüyle, kavrulup yandı içi.

Gezerken yine onu, aramak gâyesiyle,
Ubeydullah Ahrâr’ı, gördü talebesiyle.

Atının dizginini, tutarak gidip derhâl,
Ağlayıp arz etti ki, “Böyledir işte ahvâl.

O benim her şeyimdi, artık siz bilirsiniz,
Bu derdimi ancak siz, hâlledebilirsiniz.”

O, eliyle gösterip, köylerden birisini,
Buyurdu: “Aradın mı, şu köyde kendisini.”

Dedi: Evet aradım, lâkin hepsi nâfile.
Buyurdu: “Yine ara, ordadır belki köle.”

“Peki” deyip doğruca, o köye vardı hemen,
Ve buldu kölesini, o köyde hakîkaten.

Su dolu bir testiyle, şaşkın oturuyordu,
Yaklaşıp, neredeydin?, diyerek ona sordu.

Dedi: “Evden dışarı, çıkmıştım ki bir ara,
Bir atlı beni tutup, kaçırdı uzaklara.

Sonra da Köle diye, birine sattı beni,
Günlerdir görüyordum, o zâtın hizmetini.

Bu gün de göndermişti, ırmaktan su almağa,
Şu testiyi alarak, gitmiştim o ırmağa.

Doldurup tam geriye, dönecektim ki, birden,
Kendimi burda buldum, şaşırdım hayretimden.

“Rüyâ mı görüyorum, uyanık mıyım” diye,
Hayret içerisinde, dalmıştım düşünceye.

İşte bu şaşkınlıkla, bu yerde otururken,
Sizin geldiğinizi, farkettim tâ ilerden.”

O kişi öğrenince, işin hakîkatini,
Anladı o velînin, büyük kerâmetini.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

ELİMDE BERAT YOKTUR

Mayıs 4, 2007 at 4:18 pm (şiirlerle menkıbeler)

Allah korkusu ile ağlardı çoğu zaman,
Günah şüphesi ile, kaçardı çok mübahtan.

Hanımı demiştir ki: “Vüheyb’in her bir günü,
Ağlamakla geçerdi, görmedik güldüğünü.”

Sordular ki: “Ne için, ağlarsınız her sâat?”
Buyurdu: “Yok elimde, Cehennem’den bir berât.

Ben ve siz, bütün kullar, o kıyâmet gününde,
Geliriz hesap için, başlarımız önünde.

Allah’ın huzûrunda, hesâba çekiliriz,
Biz bunu bile bile, nasıl gülebiliriz?”

Günah işlememeye ediyordu çok gayret,
Devam üzre nefsine, ederdi muhâlefet.

Gece herkes uyurken, o ibâdet ederdi,
Âhiret derdi ile, ağlayıp yaş dökerdi.

Dediler ki: “Ne için, rağbetin yok yatmaya?”
Buyurdu ki: “Cehennem, insan bekler yakmaya.

Bir kul ki, bu ateşten, henüz emîn değildir,
O, nasıl râhat olur, nasıl uyuyabilir?”

Bir gece de ibâdet, ediyordu evinde,
Ağladı uzun süre, secdeye gittiğinde.

Gözlerinin yaşıyla, ıslandı seccâdesi,
Onun, umûmiyetle, böyleydi her gecesi.

Derdi ki: “Ne kadar çok, muhtaç isen Rabbine,
Sen dahî o kadar çok, kulluk yap kendisine.

Kudreti de ne kadar çok ise seninkinden,
Sen dahî o kadar çok, kork, titre kendisinden.

Ve rabbin ne kadar çok yakınsa sana şayet
Sen dahî o nisbette kendisinden hayâ et”

Tevekkülü o kadar, çok idi ki Rabbine,
Bakıp hayret ederdi, herkes onun hâline.

Derdi ki: “Yerler kalay, bakır olsa gök dahî,
Kapılmam endîşeye, rızık için vallahî

Zîrâ Rabbim kefildir, rızıkları vermeye,
O hâde ne lüzum var, bunu dert edinmeye?”

Annesi, içsin diye, süt verdi kendisine,
İçmeden sordu şunu, hemence annesine:

“Bu sütü sağdığınız, o koyun, bu arada,
Acep otlamış mıdır, bir yabancı mer’ada?”

Annesi söyleyince, otladığı yerleri,
İçmekten vaz geçerek, bardağı verdi geri.

Zîrâ öyle bir yerde, otlamıştı ki koyun,
O yerde hakkı vardı, insanların çoğunun.

Vâlidesi dedi ki: “Evlâdım, al iç bunu,
Affeder Hak teâlâ, hatâ eden kulunu.”

Buyurdu: “İşleyip de, bir günahı bilerek,
Sonra uygun olur mu, affolmayı beklemek?

Günah ateş gibidir, diye bilen bir insan,
Rabbine, bile bile, eder mi günah, isyân?”

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

RABBİNİ BİLİR MİSİN?

Nisan 26, 2007 at 8:24 pm (şiirlerle menkıbeler)

Üç gün üstü üstüne, hiç yemek yememişti,
Dördüncü gün evinden, bir çıkayım demişti.

Yolda altın bir para, ilişti gözlerine,
(Birinden düşmüş) diye, almadı onu yine.

Sonra baktı bir koyun, geliyordu ilerden,
Ağzında altın para, gelip durdu âniden.

“Başkasınındır” diye, ona ilişmemişti,
Koyun dile gelerek, ona şöyle demişti:

“Senin kulu olduğun, Allahın kuluyum ben,
Rabbinin gönderdiği, bu rızkını al hemen.”

Aldı Veysel Karânî, o altını mecbûren,
Sonra baktı o koyun, kayboldu göz önünden.

Buyurdu ki: “Allah’ı, tanırsa biri şâyet,
Gizli kalmaz dünyâda, hiçbir şey ona elbet.

Yüksekliği aradım, baktım tevâzûdadır,
Başkanlığı aradım, gördüm nasîhattedir.

Kim ki şeref ararsa, sarılsın ibâdete,
Kim zenginlik ararsa, tutunsun kanâate.”

Geldi Veysel Karânî, Medîne beldesine,
Girdi Resûlullah’ın, mübârek türbesine.

Görünce o türbeyi, bayılıp düştü yere,
Kendine geldiğinde, dedi ordakilere;

“Götürün burdan beni, bu yerde yaşıyamam,
Ben bu yerde olursam, hayattan tad alamam.

Allah’ın Resûlünün, medfun olduğu yerde,
Benim hayatta olmam, yakışır mı edebe?”

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

GİZLERDİ KENDİSİNİ

Nisan 15, 2007 at 11:07 am (şiirlerle menkıbeler)

Bir an geri durmazdı, Rabbine ibâdetten,
Buna rağmen kendini, gizler idi herkesten.

Kalbi Resûlullah’ın, dolu idi aşkıyle,
Aslâ unutmuyordu, Rabbini bir an bile.

Kimseyi incitmedi, incinmedi kimseden,
Her hâli insanlara, ibret oldu tamamen.

Resûlullah, vasiyet, etmişti sahâbeye,
(Bu hırkamı götürüp, verin Veysel Karânî’ye.)

Alî bin Ebî Tâlip, bir de hazret-i Ömer,
Bu mübârek hırkayı, Kûfe’ye götürdüler.

Sorup araştırdılar, onu Kûfelilerden,
Lâkin tanımadılar, Üveys’i târiflerden.

Dediler: “Üveys diye, biri var bu beldede,
Lâkin aradığınız, o değildir herhâlde.

Zîrâ divânedir o, çok tuhaftır hâlleri,
Arne denen vâdide, deve güder ekserî.

Kaçar hep insanlardan, hiç gelmez aramıza,
Çok zaman yalnız olur, sokulmaz yanımıza.

Halk ağlasa o güler, herkes gülse o ağlar,
Böyle garip biriyle, sizin ne işiniz var?”

Hazret-i Ömer Fârûk, buyurdu ki cevâben:
“Odur aradığımız, gösterin bize hemen.”

Sonra târif edilen, mahâle yürüdüler,
Yaklaşınca, Üveys’i, namaz kılar gördüler.

Bekledi Ömer Fârûk, bitirdi namâzını,
İletti hemen sonra, Resûl’ün selâmını.

Dedi: “Resûlullah’ın, size selâmları var,
Şu kendi hırkasını, size etti yâdigâr.”

Ve buyurdu ki: “Üveys, giysin de bu hırkayı,
Günahkâr ümmetime, bol eylesin duâyı.”

Veysel Karânî sevinçten, şaşkına döndü birden,
Resûl’ün hırkasını, alarak ellerinden,

Sevgi ve saygı ile, öpüp sürdü yüzüne,
Üzerine kapanıp, duâ etti Rabbine:

“Yâ Rabbî, bu mübârek, hırkanın hürmetine,
Merhamet et günahkâr, Muhammed ümmetine.”

Lâkin Veysel Karânî, kalkmadı yerden heman,
Onlar başı ucunda, beklediler çok zaman.

Öyle uzun sürdü ki, pekçok merak ettiler,
“Acabâ emr-i Hak mı, vâki oldu?” dediler.

Hatta endîşeleri, çoğaldı beklemekten,
Seslendi Ömer Fârûk, “Yâ Üveys!” diyerekten.

Başını kaldırarak, buyurdu ki: “Yâ Ömer,
Az daha bekleyip de, çağırsaydınız eğer,

Rabbim affediyordu, bu ümmeti tamâmen,
Çağırdınız, bir kısmı, kaldı affedilmeden.”

Bu Üveys-i Karânî’nin, hürmetine İlâhî,
Bu sevgiden bir nebze, ihsân et bize dahî

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

ÂŞIKTI PEYGAMBERE

Mart 25, 2007 at 12:26 pm (şiirlerle menkıbeler)

Tâbi’în-i kirâmdan, âşıktı Peygambere,
Her hâli, bir ibret ve nasîhatti bizlere.

İhtiyar, gözü görmez, vardı ki bir annesi,
Yok idi ondan başka, dünyâda bir kimsesi.

Yemen’de deve güder, ne verilse alırdı,
Yarısını fakîre, sadaka dağıtırdı.

Yanıp tutuşuyordu, Resûl’ün aşkı ile,
Hâtırdan çıkarmazdı, Rabbini, bir an bile.

O yaşlı annesine, yaparak her gün hizmet,
Çok hayır duâsını, almıştı uzun müddet.

İzin istediyse de, Resûlü görmek için,
Kimsesi olmayınca, vermedi ona izin.

Peygamber Efendimiz, o mübârek yüzünü,
Yemen’e çevirerek, buyurdu ki bir günü:

“Rahmet yeli esiyor, şu Yemen tarafından,
Orada, Üveys diye, vardır ki bir müslüman,

Kıyâmette o kişi, Allah’ın izni ile,
Şefâat edecektir, milyonlarca kişiye.”

Harem bin Hayyân der ki, merak ettim Üveys’i,
Bir gün onu gördüm ki, çok zâifti bünyesi.

Sordu bana: “Ey Harem, niçin geldin buraya?”
Dedim ki: “Zâtınızı, görüp de tanımaya.”

Buyurdu ki: “Bir mümin, tanıyınca Rabbini,
Lüzum yok tanımaya, O’ndan gayri birini.”

“Yine söyle!” deyince, buyurdu: “Yattığında,
Bil ki ölüm bekliyor, yastığının altında.

Günahın küçüğü de, çok büyüktür muhakkak,
Zîrâ o günahı da, nehyetti Cenâb-ı Hak.”

“Az daha söyle” dedim, buyurdu ki: “Vallahî,
Baban ve deden gibi, öleceksin sen dahî.”

Rebî’ der ki, ben Onu, gittiğimde görmeye,
Sabahı kılıyordu, başladım beklemeye.

Tesbîhini bitirip, kuşluğa kalktı hemen,
Sonra kıldı öğleyi, hiç aralık vermeden.

Bir namazı bitirip, kalkardı diğerine,
Görüşmek ümîdiyle, bekliyordum ben yine.

Böyle, üç gün üç gece, uyumadı, yemedi,
Sonunda el kaldırıp, şöyle duâ eyledi:

“Sana sığınıyorum, yâ Rabbî, şu şeylerden;
Çok yiyen karın ile, çok uyuyan gözlerden.”

Ben bunu işitince, dedim: “Yeter bu bana.
Bundan ibret almazsam, lüzum yok gayrısına.”

Bir dostu kendisini, ziyârete gelmişti,
“Nasılsınız?” deyince, şöyle cevap vermişti:

“Bir insan ki, yârına, bilmez çıkacağını,
Tahmin et, sen o kulun, nasıl olacağını.”

Dedi: “Nasîhatınla, tenvîr et biraz beni.”
Buyurdu ki: “Ey kişi, bilir misin Rabbini?”

“Biliyorum” deyince, buyurdu: “Öyle ise,
Bilme başka birini, O kâfi gelir size.”

“Bir nasîhat daha et”, deyince de Üveys’e,
Sordu ki: “Rabbin seni, biliyor mu ey kimse?”

“Elbet bilir” deyince, buyurdu ki bu sefer:
“Öyleyse başkaları, seni hiç bilmesinler.

Bir kulu ki, Allah’ı, bilirse onu şâyet,
O’ndan gayri birinin, bilmesine yok hâcet.”

Buyurdu ki: “Yükseklik, istiyorsa bir insan,
Tevâzû etmelidir, her kişiye, her zaman.

Şerefli olmak için, takvâ ehli olunuz,
Râhatlık ararsanız, tevekkülde bulunuz.”

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Next page »