Gazel

Haziran 27, 2007 at 9:53 pm (Fuzuli)

Zülfü gibi ayagın koymaz öpem nigarın
Yoktur anın yanında bir kılca i’tibarım

Bildi tamam alem kim derd-mend-i aşkım
Ya Rab henüz halim bilmez mi ola yarim

Vaslından ayrı kanım nola dökülse gül gül
Ben gülbün-i hazanem bu fasldır baharım

Tasvir eden vücudum yazmış elimde sagar
Ref’ olmaya bu suret yok elde ihtiyarım

Dür istemem zamani mey neş’esin başımdan
Toprag olanda ya Rab derd-i mey et gubarım

Rüsvalarından ol meh sanmaz beni Fuzuli
Divane olmayam mı dünyada yok mu arım

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

SEYYİDLERİ ÜZMEK

Haziran 22, 2007 at 2:40 pm (şiirlerle menkıbeler)

Bir zamanlar Irak’ta, Berzencî ve Hayderî,
Nâmında iki büyük, kabîle var idi ki,

Bunların arasına, girerek bir husûmet,
İlerleyip savaşa, döndü bu en nihâyet.

Ne kadar sözü geçen, îtibârlı adamlar,
Araya girdiyse de, mâni olamadılar.

Çâresizlik içinde, dedi ki bir çokları;
“Nehri’de Seyyid Tâhâ, barıştırır bunları.”

Bir heyet tertîb edip, yollandılar Nehri’ye,
Ve bunu arz ettiler, Tâhâ-i Hakkârî’ye.

Dediler: “İşte böyle, çok müşkîldir vaziyyet,
Bunu hâlletmek için, buyursanız bir himmet.

Şu an iki kabîle, savaşmak üzeredir,
Kalmadı başka çâre, bütün ümit sizdedir.”

Hem dînî, hem insânî, vazîfe olduğundan,
Kabûl edip, onlarla, Irak’a oldu revan.

Hâdise mahalline, gelirken yavaş yavaş,
Başlamak üzereydi, neredeyse bir savaş.

Lâkin teşrîf edince, oraya bu velî zât,
Ânında sona erdi, bu büyük fitne fesat.

Zîrâ iki taraf da, görüp Seyyid Tâhâ’yı,
Ânında bıraktılar, bu döğüş ve kavgayı.

Ve çok büyük hürmetle, onu karşıladılar,
Sonra birbirleriyle, barışıp anlaştılar.

Bu mahalden Nehri’ye, dönerken bu büyük zât,
Bir çeşmenin başında, eyledi istirahat.

Yanlarında bin kişi, vardı ki o zamanlar,
Buyurdu herbirine bir teveccüh ve nazar.

Bu, öyle bir teveccüh ve öyle nazardı ki,
Çok az vâki olmuştu, târihte bunun gibi.

Zîrâ o teveccühte, vardı ki bir bereket,
Beşyüz kişi bir anda, oldu ehl-i kerâmet.

Bir gün de seyyidlerden, iki kişi, bir ara,
Bir hayli hediyeler, yükleyip katırlara,

Hediye etmek için, Tâhâ-i Hakkârî’ye,
Irak’tan yola çıkıp, gelirlerdi Nehri’ye.

Lâkin Mûsâ Bey diye, bir münâfık, onları,
Durdurup, yükleriyle, gasbetti katırları.

O iki seyyid ise, üzülüp bu vak’aya,
Gelip haber verdiler, bunu Seyyid Tâhâ’ya.

O da bu münâfığa, gönderdi ki bir haber:
“Peygamber evlâdıdır, üzdüğün bu kimseler

Bunun için onlara, gösterip saygı hürmet,
Derhâl katırlarını, onlara iâde et.

Yükler bana âitti, olsunlar onlar senin,
Ve lâkin kalplerini, kırma bu seyyidlerin.”

Mûsâ Bey, bu haberi, aldı ise de, fakat,
Onun bu ricâsına, etmedi hiç iltifat.

Onun bu tutumunu, öğrenip Seyyid Tâhâ,
Ona, başka biriyle, saldı bir haber daha.

Yine dinlemeyince, çok üzüldü bu hâle,
Artık Hak teâlâya, etti onu havâle.

Günlerden Cumâ idi, evinde o münâfık,
Gece yatmak üzere, yapıyorken hazırlık.

Midesine şiddetli, bir ağrı saplanarak,
Ölüp gitti o gece, durmadan bağırarak.

Kapkara, kömür gibi, olmuştu cenâzesi,
Seyyidleri üzmenin, bu oldu netîcesi.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

BİR BARDAK SU

Haziran 8, 2007 at 11:28 pm (şiirlerle menkıbeler)

Sultan, Ebü’l-Vefâ’dan, etti ki bir gün niyâz:
“Efendim benim için, nasîhat edin biraz.”

Buyurdu ki: “Ey sultan, sen bu halka “Çoban”sın,
Onun için teb’ana, zulmetme aman sakın!

İnsâf ve adâletle, hükmedersen sen eğer,
Allah saltanatını, uzun ömürlü eder.

Ve eğer milletine, yaparsan ezâ cefâ,
Hak teâlâ bu mülkü, senden alır bu defâ.

Ey emîrel müminîn, düşün ve aç gözünü,
Beyhûde şeyler ile, geçirme şu ömrünü.

Hiç şüphen olmasın ki, bir gün sen de ölürsün,
Yaptığın her amele, bir karşılık görürsün!

Öyleyse öyle amel, icrâ et ki bu günde,
Göresin faydasını, yârın mahşer gününde.

Bu gün her ne yaparsan, yârın çıkar karşına,
Allah’a gizli yoktur, O, her şeye âşinâ.

Sonra hiç unutma ki, bir damla sudur aslın,
Sonra ölüp bir avuç, toz toprak olacaksın!

İstifâde ettiğin, şu güzelim âzâlar,
Allahü teâlânın, sana ihsânıdırlar.

Akıl, şuur ve idrâk, el ayak, göz ve kulak,
Hepsini senin için, bahşetti cenâb-ı Hak.

Hepsi âhenk içinde, çalışır muntazaman,
Bu nîmetin şükrünü, yapabilir mi insan?

Hak teâlâ sana hem, ayrıca da bir nîmet,
Verdi ki, senin emrin, altındadır şu millet.

Lâkin bu insanların, hesâbı âhirette,
Tek be tek hepsi senden, sorulacak elbette.

Başladı ağlamaya, sultan duygulanarak,
İçi yanıp birinden, su istedi bir bardak.

Getirilen o suyu, tam içerken bu defâ,
“Dur, hemen içme” dedi, sultana Ebü’l-Vefâ.

Buyurdu: “Bir sahrâda, farz et bulunuyorsun,
İçmeğe bir damla su, bile bulamıyorsun.

Susuzluğun o kadar, çoğalsa ki, sonra da,
Ölecek gibi olsan, nihâyet o sahrâda.

Son anda biri gelse ve elinde şu bardak,
Geçip senin karşına, o bardağı tutarak,

Dese ki: “Servetinin, yarısını verirsen,
Suyu sana veririm”, ne cevap verirsin sen?”

Dedi: “İstediğini, veririm hemen elbet,
Zîrâ ben ölüyorken, neye yarar o servet?”

Buyurdu ki: “Pekâlâ, verdin istediğini,
Suyu içip ölümden, halâs ettin kendini.

Ve lâkin bu sefer de, idrâr yapamıyorsun,
Öyle ki sancısından, bir an duramıyorsun.

O zaman da o kimse, dese ki sana yine,
“Kavuşturabilirim, seni ben sıhhatine.

Ve lâkin servetinin, öbür yarısını da,
Vermelisin” der ise, verir misin onu da?”

Sultan hiç tereddütsüz, dedi: “Elbet veririm,
Zîrâ ben kıvranırken, neye yarar servetim?”

Buyurdu ki: “Öyleyse, şu bir bardak su kadar,
Değeri bulunmayan, bir servet neye yarar?

Ârif olan, bu mala, verir mi değer kıymet?
Kalbinde hiç besler mi, ona sevgi, muhabbet?”

Sultan, Ebü’l-Vefâ’nın, öperek ellerini,
Dedi: “Çok haklısınız, affedin lütfen beni.”

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın