Gazel

Mayıs 28, 2007 at 2:37 pm (Fuzuli)

Dostum alem seninçün ger olur düşmen bana
Gam degil zira yetersin dost ancak sen bana

Aşka saldım ben beni pend almayıp bir dosttan
Hiç düşmen eylemez anı kim ettim ben bana

Can ü ten oldukça benden derd ü gam eksik degil
Çıksa can hak olsa ten ne can gerek ne ten bana

Gamze tigin çekti ol mah olma gaafil ey gönül
Kim mukarrerdir bu gün ölmek sana şiven bana

Ey Fuzuli çıksa can çıkmam tarik-i aşktan
Reh-güzer-i ehl-i aşk üzre kılın medfen bana

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

BÜYÜKLERE DANIŞIN

Mayıs 20, 2007 at 11:08 am (şiirlerle menkıbeler)

Ubeydullah-ı Ahrâr, Hak âşığı bir velî,
Sohbeti, insanlara, olurdu fâideli.

Şefkat ve merhameti, pekçoktu yârânına,
Her kimin derdi olsa, koşup gelirdi ona.

Kim düşse sıkıntıya, dünyâ ve âhiretlik,
O işin hâlli için, ona gelirlerdi ilk.

Yanına giren herkes, kederli olsa da pek,
Çıkıyordu mutlaka, neş’eli ve gülerek.

Öyle emir almıştı, çünkü o, üstâdından,
Girenler, sevinç ile, çıkıyordu yanından.

Buyurdu: “İnsanların, rızkını cenâb-ı Hak,
Kullarının eliyle, verir âdet olarak.

Her kim bol bol verirse muhtâçlara malını,
Çoğaltır Rabbimiz de, ona ihsânlarını.

O kısarsa, Allah da, ona kısar şüphesiz,
Yâni ihsân edene, ihsân eder Rabbimiz.”

Bir gün de buyurdu ki: “Allah adamlarının,
Yalnız zâhirlerine, bakmayın aman, sakın!

Aldanır büyüklerin, dış hâline bakanlar,
İstifâde yerine, görürler büyük zarar.

Zîrâ cenâb-ı Allah, “İnsanlık sıfatları”,
Altında gizlemiştir, dünyâda bu zâtları.

Kureyş kâfirleri de, Allah’ın Resûlünün,
Zâhirine bakarak, aldanmışlardı o gün.

Derlerdi ki: “Bu nasıl peygamberdir, şaşılır,
Bizim gibi yer içer, sokaklarda dolaşır.”

Lâkin îmân edenler, O’na, peygamber diye,
Bakarak kavuştular, rızâ-i İlâhîye.”

Buyurdu ki: “Îmânın, sûret ve aslı vardır,
Bu bâbda, bir büyük zât, şöyle buyurmuşlardır:

“Senelerdir îmânı, anlattım zaman zaman,
Ve lâkin üçü beşi, geçmedi tam anlayan.”

Bu sözün hikmetini, hocamdan suâl ettim:
“İmânı tam anlamak, niçin zordur efendim?

Âmentü’nün îzâhı, var din kitaplarında,
Onu da her müslüman, ezber eder ânında.”

Buyurdu: “Âmentü’yü, bilip ezberlemekle,
Îmânın hakîkati, kolayca geçmez ele.

Asıl îmân şudur ki, Allah’tan korkusundan,
Bir küçük günah bile, geçirmez hâtırından.

Meselâ kul hakkını, düşündüğünde o zât,
Ayağını uzatıp, yatamaz rahat rahat.”

Bir gün de buyurdu ki: “Kardeşim aman sakın,
Büyüklere sormadan, bir işe kalkışmayın!

Yanılır ekseriyâ, çünkü sizin aklınız,
Sonu pişmanlık olur, sormadan yaparsanız.

Hâlbuki akl-ı selîm, sâhibidir büyükler,
Her kararda, doğruyu, isâbet ettirirler.

Kendi aklını atıp, kim uysa bu zâtlara,
Dünyâ ve âhirette, uğramaz bir zarara.

Her kim de beğenirse, yalnız kendi aklını,
Kabûllenmiş demektir, o kendi zararını.

Hâlbuki bir müslüman, bir iş yapmadan önce,
Bir Allah adamına, danışırsa güzelce,

Hayırsız olsa bile, netîcesi o işin,
Hayra tebdîl olunur, ona sorduğu için.”

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

OĞLUM HORASAN’A GİT!

Mayıs 15, 2007 at 5:58 pm (şiirlerle menkıbeler)

Bir talebesi vardı, Ubeydullah Ahrâr’ın,
Yıllarca sohbetinde, bulunmuştu bu zâtın.

Horasan’dan gelerek, girmişti hizmetine,
Kavuşmuştu böylece, yüksek himmetlerine.

Yanına çağırarak, bir gün bu talebeyi,
Sordu: “Düşünmez misin, memlekete gitmeği?”

Arz etti ki: “Efendim, bir mecbûriyet hâriç,
Yanınızdan ayrılıp, gitmeği istemem hiç.”

Buyurdu ki:”Evlâdım, Horasan’a git hemen,
Sıkıntı veriyorlar bana, baban ve annen.”

Peki efendim deyip, gitti o Horasan’a,
Söyledi bunu aynen, anne ve babasına.

Onlar bunu duyunca, ağladılar bir nice,
Zîrâ hatâlarını, anladılar iyice.

Dediler: “Biz beş vakit, namazı müteâkip,
Ubeydullah Ahrâr’a, biraz teveccüh edip,

Ve duâ ederdik ki, peşinden Rabbimize,
Artık izin versin de, göndersin seni bize.”

O dahî çok ağlayıp, gitmeğe aldı izin,
Kavuştu üstâdına, bir daha dönmeksizin.

Ubeydullah Ahrâr’ı, sevenlerden birinin,
Bir hizmetçi kölesi, var idi gâyet emîn.

Bir gün nasıl olduysa, kaybetti kölesini,
Aradı Semerkand’ın, her ücrâ köşesini.

Lâkin bulamayınca, oldu çok müteessir,
Bunun ızdırâbiyle, dünyâsı oldu zehir.

Çünkü her bir işini, yapardı o hizmetçi,
Bunun üzüntüsüyle, kavrulup yandı içi.

Gezerken yine onu, aramak gâyesiyle,
Ubeydullah Ahrâr’ı, gördü talebesiyle.

Atının dizginini, tutarak gidip derhâl,
Ağlayıp arz etti ki, “Böyledir işte ahvâl.

O benim her şeyimdi, artık siz bilirsiniz,
Bu derdimi ancak siz, hâlledebilirsiniz.”

O, eliyle gösterip, köylerden birisini,
Buyurdu: “Aradın mı, şu köyde kendisini.”

Dedi: Evet aradım, lâkin hepsi nâfile.
Buyurdu: “Yine ara, ordadır belki köle.”

“Peki” deyip doğruca, o köye vardı hemen,
Ve buldu kölesini, o köyde hakîkaten.

Su dolu bir testiyle, şaşkın oturuyordu,
Yaklaşıp, neredeydin?, diyerek ona sordu.

Dedi: “Evden dışarı, çıkmıştım ki bir ara,
Bir atlı beni tutup, kaçırdı uzaklara.

Sonra da Köle diye, birine sattı beni,
Günlerdir görüyordum, o zâtın hizmetini.

Bu gün de göndermişti, ırmaktan su almağa,
Şu testiyi alarak, gitmiştim o ırmağa.

Doldurup tam geriye, dönecektim ki, birden,
Kendimi burda buldum, şaşırdım hayretimden.

“Rüyâ mı görüyorum, uyanık mıyım” diye,
Hayret içerisinde, dalmıştım düşünceye.

İşte bu şaşkınlıkla, bu yerde otururken,
Sizin geldiğinizi, farkettim tâ ilerden.”

O kişi öğrenince, işin hakîkatini,
Anladı o velînin, büyük kerâmetini.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Ezel kâtipleri uşşâk bahtın kare yazmışlar (gazel)

Mayıs 8, 2007 at 1:38 pm (Fuzuli)

Ezel kâtipleri uşşâk bahtın kare yazmışlar
Bu mazmûn ile hat ol safha-i ruhsâre yazmışlar

Havâs-ı hâk-i pâyun şerhini tahkîk edîp merdüm
Gubâr îlen beyâz-ı dîde-i hûnbûre yazmışlar

Girip büthâneye kılsan tekellüm cân bulur şeksiz
Musavvirler ne sûret kim der ü dîvâne yazmışlar

Muharrirler yazanda her kime âlemde bir rûzî
Bana her gün dil-i sad-pâreden bir pâre yazmışlar

Yazanda Vâmık u Ferhâd u Mecnûn vasfın ehl-i derd
Fuzûlî adını gördüm ser-i tumâre yazmışlar

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

ELİMDE BERAT YOKTUR

Mayıs 4, 2007 at 4:18 pm (şiirlerle menkıbeler)

Allah korkusu ile ağlardı çoğu zaman,
Günah şüphesi ile, kaçardı çok mübahtan.

Hanımı demiştir ki: “Vüheyb’in her bir günü,
Ağlamakla geçerdi, görmedik güldüğünü.”

Sordular ki: “Ne için, ağlarsınız her sâat?”
Buyurdu: “Yok elimde, Cehennem’den bir berât.

Ben ve siz, bütün kullar, o kıyâmet gününde,
Geliriz hesap için, başlarımız önünde.

Allah’ın huzûrunda, hesâba çekiliriz,
Biz bunu bile bile, nasıl gülebiliriz?”

Günah işlememeye ediyordu çok gayret,
Devam üzre nefsine, ederdi muhâlefet.

Gece herkes uyurken, o ibâdet ederdi,
Âhiret derdi ile, ağlayıp yaş dökerdi.

Dediler ki: “Ne için, rağbetin yok yatmaya?”
Buyurdu ki: “Cehennem, insan bekler yakmaya.

Bir kul ki, bu ateşten, henüz emîn değildir,
O, nasıl râhat olur, nasıl uyuyabilir?”

Bir gece de ibâdet, ediyordu evinde,
Ağladı uzun süre, secdeye gittiğinde.

Gözlerinin yaşıyla, ıslandı seccâdesi,
Onun, umûmiyetle, böyleydi her gecesi.

Derdi ki: “Ne kadar çok, muhtaç isen Rabbine,
Sen dahî o kadar çok, kulluk yap kendisine.

Kudreti de ne kadar çok ise seninkinden,
Sen dahî o kadar çok, kork, titre kendisinden.

Ve rabbin ne kadar çok yakınsa sana şayet
Sen dahî o nisbette kendisinden hayâ et”

Tevekkülü o kadar, çok idi ki Rabbine,
Bakıp hayret ederdi, herkes onun hâline.

Derdi ki: “Yerler kalay, bakır olsa gök dahî,
Kapılmam endîşeye, rızık için vallahî

Zîrâ Rabbim kefildir, rızıkları vermeye,
O hâde ne lüzum var, bunu dert edinmeye?”

Annesi, içsin diye, süt verdi kendisine,
İçmeden sordu şunu, hemence annesine:

“Bu sütü sağdığınız, o koyun, bu arada,
Acep otlamış mıdır, bir yabancı mer’ada?”

Annesi söyleyince, otladığı yerleri,
İçmekten vaz geçerek, bardağı verdi geri.

Zîrâ öyle bir yerde, otlamıştı ki koyun,
O yerde hakkı vardı, insanların çoğunun.

Vâlidesi dedi ki: “Evlâdım, al iç bunu,
Affeder Hak teâlâ, hatâ eden kulunu.”

Buyurdu: “İşleyip de, bir günahı bilerek,
Sonra uygun olur mu, affolmayı beklemek?

Günah ateş gibidir, diye bilen bir insan,
Rabbine, bile bile, eder mi günah, isyân?”

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın